HAÇKALI HACI MUSTAFA EFENDİNİN KISSALARI

HAÇKALI HACI MUSTAFA EFENDİNİN AKILDAN GEÇENİ BİLME KISSALARI

 

İhsan Şenocak’ın anlattığına göre

1930 yılında Trabzon Pazarkapı mahallesinde ikindi namazında Haçkalı Hoca önde cemaat arkada camiye girerler. Haçkalı Hoca ön saflara doğru ilerlerken kıyam halindeki birisinin kulağına eğilerek,

—Testin yerindedir oğlum, endişe etme. Meraklanma da namazını doğru kıl... Diye fısıldadı.

Namazdan sonra, adamın yanına gidip sorduğumuzda adamın Sinoplu olduğunu ve denizde bir motoru olduğunu söyleyerek şöyle devam etmiş:

—Bir dostum bana güzel bir testi hediye etti. Onu kamarada bir rafa koymuştum. Namaza gelirken denizde müthiş bir fırtına başladı. Namazda, fırtınanın gemiyi sallamasından düşürüp kırmasından endişe ediyor ve hep o meseleyi düşünüyordum.

 

İstanbul Üsküdar’da oturan Maçkalı Abdullah Kurşunoğlu’nun anlattığına göre;

Tarlada bir gün bel bellerken Haçkalı Hoca’nın müritlerinden iki arkadaşım yanıma geldiler. Haçkalı Hoca’nın yanına gideceğiz dediler ve üç saatlik yolu yürüyerek birlikte gittik. Haçkalı Hoca’nın misafir olduğu evin çocuğu ile biz daha yoldayken Hoca bize haber salmış:

—Gidin onlara söyleyin, şu yeni gelen benim yanıma gelmesin...

Onun üzerine arkadaşlara;

—Siz onun müridisiniz, siz girin. Beni istemediği için ben burada durayım... Diyerek taşın üzerine oturdum.

Arkadaşları içeri girince Hoca’ya yalvarıp onu da içeri almasını istemişler.

İçeri girince eline kapanıp af diledim. Dedi ki:

—Sen domuz gibi adamsın! Nasıl oluyor da kız evladını dövüyorsun? Anaya babaya en yakın kız evladıdır... Dedi.

Gözleri kapalıyken bunları söyledi. Hakikaten ben kızımı dövüyordum.

Ondan sonra eline ayağına kapanıp tövbe ettim.

 

Haçkalı Hoca’yı yakından tanıyan komşusu Hacer Gür Hanım Hoca ile alakalı bir hatırasını şöyle anlatıyor:

 

Haçkalı Hoca’nın babamla dostlukları vardı o yüzden Sotka’daki evimize sık sık gelirdi. Bir gün geldiğinde babam evde yoktu o anda. Misafire karşı isteksiz olduğum bir gündü. Kendisine kahve yapıp ikram ederken içimden:

—Yine niye geldi acaba... Diye düşünürken benden toz biber istedi ve kahvenin içine biber attı öyle içti. Biberin birazını da yüzüne sürerek:

—Yan yüzüm yan. Yan yüzüm yan. İstenmediğin eve niye gidersin be adam... Diyerek içimden geçenleri anlamıştı.

 

Haçkalı Hoca’nın ikinci eşi Zehra Hanım’ın yeğeni Sevim Eyüpoğlu’nun anlattığına göre;

Çocukluğumuz ve gençliğimiz Hoca’nın evinde geçti. O zamanlar iki katlı bir evde oturuyorduk. Hoca alt katta otururdu. Ben üst kattaki odamda otururken okul için para lazım oldu. Yanımdaki hizmetçi kıza Hoca’ya gidip benim için para iste dedim. Hoca biraz celalli olduğu için ben isteyemez ve çekinirdim. Hizmetçi Hoca’dan para isteyince, Hoca;

—Eyvah! Kızcağız kırk yılda bir para istedi, bugün de bende para yok! Demiş.

Ben oldukça kızdım ve

—Herkese para veriyor, bana gelince yok diyor! Dedim ve hizmetçiyi tekrar Hoca’ya yolladım.

Hoca bana bir kese kâğıdının içinde bir parça peynir şekeri gönderdi. Sebebi neydi bilemiyorum ama Hoca’nın cebinden peynir şekeri hiç eksik olmazdı.

Hizmetçi;

—Sana şeker gönderdi deyince! Sinirlenerek, kese kâğıdını duvara fırlattım ama fırlatmamla birlikte gözlerim fal taşı gibi açıldı. Çünkü paketin içinden şangır şungur para saçıldı. Bir sürü ıslak ve yağlı para. Zannedersem iki yüz tane para ama o tarihler için çok kıymetli bir para.

 

Göreleli Ömer Bey’in anlattığına göre;

Gençlik yıllarımda bir gün Trabzon’a gitme hazırlığı yaparken, babam bir zarfın içine 20 lira koyarak,

-Haçkalı Hoca’yı bul ve bunu ona ver. Dedi.

O tarihlerde 20 lira iyi para, kıymetli. Bende paraya düşkünüm ve şunun yarısını alsam, kendim harcasam ne çıkar, babamın ne kadar gönderdiğini Hoca nereden bilecek diye düşünerek 10 lirasını alıp cebime koydum.

Trabzon’ vardığımda Hoca’yı bulup babamın selamıyla birlikte zarfı kendisine uzattım.

—Babana da selam olsun diyerek zarfı alıp açtı. Bunun 20 lira olması lazımdı evladım bunu yarısını da sen kemirdin! Dedi.

 

Asiye Ocak’ın erkek kardeşi olan ve günümüzde Samsun’da yaşayan Dr. Mehmet Enis Tarhan’ın çocukluğu Haçkalı Hoca’nın yanında geçer. Mehmet Enis Tarhan ortaokulda okumakta olup bitirme sınavına girecektir. Bir gün yolda Haçkalı Hoca ile yürümektedirler. O da içinden

—Acaba sınavda başarılı olabilecek miyim?’ diye geçirmektedir. Aniden Haçkalı Hoca kulaklarından tutarak başını sağa sola çevirir

—Geçeceksin, geçeceksin, merak etme. Der.

O yıl bitirme sınavlarından sadece iki kişi geçmiş olup birisi de Mehmet Enis Tarhan’dır.

  

Fazilet Yılmaz’ın anlattığına göre;

Babamın bir silahı vardı. Bir gün ilçede jandarma ile karşılaşarak silahı yakalatma tehlikesi geçirmiş. Kaçıp köye dönerken yolda Haçkalı Hoca ile karşılaşmış. Hoca ona;

—Jandarmadan kurtuldun değil mi? Diye sormuş.

 

Sıtkı Ocak’ın anlattığına göre;

Muhammed Hoca ile Haçkalı Hoca yaylada karşılaşırlar ve kahve önünde oturarak sohbet etmeye başlarlar. Halk da onları dinlemektedir. Vatandaşlardan birisi bunlardan hangisinin ermiş olduğunu anlamak ister ve aklınca bir denemeye başvurur. Civardaki asmalardan bir salkım üzüm izinsiz koparır. Bir salkım da para ile satın alır. Bunları ayrı ayrı tabaklara koyar. Çalınan üzüm tabağını Haçkalı Hoca’nın önüne, satın aldığı üzümleri de Muhammed Hoca’nın önüne koyar. Olayı bilenler dikkatle izlemektedir.  Haçkalı Hoca üzümlere bakar ve tabakların yerini değiştirerek;

—Hocam sen benden gençsin, bu olmamış üzümleri yiyebilirsin. Diyerek insanların yüzüne gülümseyerek bakar.

 

MEKÂN AŞMA KISSALARI

Haçkalı Hoca’nın torunlarından Süleyman Kazancı’nın anlattığına göre;

—Dedem bize geldiği zaman, kapıyı çalar seslenir; biz sürgülü kilitli kapıyı açmak için gittiğimizde, bir bakardık ki biz daha kapıyı açmadan o içerde olurdu.

Vakfıkebir’de Kuleyin’in anlattığına göre Haçkalı Hoca kendisine misafir gelmiş. Alttan kapıyı çalmış. Üstte Kuleyin onu görünce aşağı geliyorum kapıyı açacağım demiş. Aşağı indiğinde; Haçkalı Hoca’ yı içerde görmüş.

Haçkalı Hoca ona;

—Niye zahmet ettin de aşağı indin, ben geliyordum. Demiş.

 

Mehmet Enis Tarhan’ın anlattığına göre;

Bir gün Akçaabat’tan Trabzon’a giden minibüs yolcuları bir müddet sonra Haçkalı Hoca’ya rastlarlar. Onu arabaya davet ederler fakat Hoca minibüsün çok dolu olduğunu söyleyerek binmez. Araba oradan uzaklaşır. Bir müddet sonra yol kenarında yürüyen Hoca’ya tekrar rastlarlar. Hoca elini, siz devam edin anlamında sallar. Trabzon’a vardıklarında Tabakhane mevkiinde yeniden karşılarına çıkar.

 

Mehmet Enis Tarhan’ın anlattığına göre;

Bir kış günü Trabzonlu bir şoför kamyonunu yüklemiş Erzurum’a mal götürmeye hazırlanırken karşısına Haçkalı Hoca çıkar ve

– Nereye? Diye sorar. Şoför sinirlenerek;

—Baba, sen de mi benimle geleceksin, işim çok, yüküm ağır. Deyip, Hoca’yı arabasına almaz. Kop mevkiinde çetin kış şartları yüzünden arabası parça kırar. Yolda kalan şoför çaresizlik içinde beklerken uzaktan bir ışık görür. Kar fırtınasının içinden Haçkalı Hoca çıkagelir. Şoföre ne olduğunu sorar. O da bir parçanın kırıldığını söyler. Hoca paltosunun ceplerini yoklar.

—Bu işine yarar mı? Diye sorar.

Şoför çok sevinir, tamiri yapar ve Hoca’yla birlikte Erzurum’a giderler.

 

Haçkalı Hoca’nın yanında büyüyen Mehmet Enis Tarhan bir gün yaylaya gitmektedir.

Muzura köyünün içinden geçerken kahvenin önünde kalabalığın toplandığını ve Haçkalı Hoca’nın onlarla sohbet ettiğini görür. Hoca onu görünce;

—Oğlum Mehmet, eğer yaylaya gidiyorsan Haskız (Hoca’nın kızı) ablana söyle beni merak etmesin biraz gecikeceğim... Der.

Mehmet Enis Tarhan yaylaya gelince haberi vermek için Hoca’nın evine gider. Kapıyı açınca ocağın önünde oturup ısınmakta olan Hoca’yı görünce şaşırıp kalır.

 

Mehmet Enis Tarhan’ın anlattığına göre;

Hoca bir ara tarikatçı suçlamasıyla cezaevinde yatmıştır. Orada kendisine genç bir tayfa yardım edip hizmetini görmüştür. Bir Ramazan günü Hoca ona;

—Hazır ol. Bu akşam cemaatle namaz kılma seninle başka yere gideceğiz.’ der. 

Akşam teravih saati gelince

—Şimdi benim elimi tut, gözünü yum’. Der.

Gözünü açmasını söylediğinde Mekke’ye gelmişlerdir. Namazlarını burada kılarlar ve aynı şekilde hapishaneye geri dönerler.

 

Sıtkı Ocak’ın anlattığına göre;

Kurtuluş savaşı yıllarında Haçkalı Hoca epey zaman ortalıkta görünmez. Bir gün dedem Temel Tarhan yolda ona rastlar. Ayağı aksamaktadır. Bunu sebebini sorunca burkulduğunu söyler. Daha sonra savaşa katılan askerler Trabzon’a dönerler. İçlerinden biri savaş anılarını anlatırken ön cephede sarıklı yeşil cüppeli Allah Allah diyerek düşmana kurşun atan veliler gördüğünü, bunların arasında Haçkalı Hoca’nın da bulunduğunu söyler. Birçok askerde onu Kurtuluş Savaşı sırasında cephede gördüklerini söylemişlerdir.

 

Ali Çelik’in anlattığına göre;

Hep cephede hem de Trabzon’da olduğunu ve Pazar kapı semtinde bir yandan buğday çuvallarını süngülerken bir yandan da;

—Vurun aslanlarım, vurun’ diye bağırdığını bir süre sonra da;

—Elhamdülillah, zaferi kazandık.

Dediğini anlatan görgü şahitleri vardır.

 

Haçkalı Hoca'ya ait Bir Kıssa

1994'lerde Haçka'ya giden bir polis memuru Haçkalı Hoca'nın evini sormuş. O tarihten 45 sene evvel Hakka yürüyen Haçkalı'nın evi sorulunca:

—Hayırdır, Haçkalı'yı nerden tanıyorsun? Diye sormuşlar.

—Güneydoğu’dan, demiş polis memuru.

—Güneydoğu?

—Evet! Urfa, Mardin, Diyarbakır!

Ne iş yaparsın?

—Polisim.

—Hocayla işin ne?

—Oradaki çatışmalarda kendisinden çok yardım gördüm. Eğer o yardım etmeseydi, beni hastaneye götürmeseydi, Allah bilir ya şimdi çoktan ölmüş olacaktım. Kendisine teşekküre geldim.

Polis memuru böyle söyleyince, Haçkalı Hoca'nın akıl sır ermez işlerine az çok agâh ve aşina olan Haçkalılar, Haçkalı'nın Haçka'daki cami ve türbesini göstererek:

—Gazan mübarek olsun evladım, Haçkalı Hoca, işine gücüne akıl sır ermez bir ermiştir. Yıllar evvel Rabbisine varmıştır. İşte camisi ve türbesi. Git orada ziyaret et. Senin gördüğün onun ruhaniyetidir, demişler.

 

GELECEĞİ HİSSEDEBİLME KISSALARI

Beykoz’da oturan Rizeli Sabit Yavuz’un dedesi Silanlı Molla Mahmut’un anlattığına göre;

 

Beykoz Anadolu Kavağında Şeyh Ahmet Efendi tekkesinde 24 Temmuz 1923‘te Haçkalı Hoca aniden ‘’İsmet Paşa Lozan Muahedesine imza attı şu anda! Fakat eyvah ki, memalik-i Osmaniyyenin en kıymetli, en önemli yerlerinin verdi geçti! Petrol bölgeleri Araplara kaldı... Adaları Yunalılara bıraktı.’’ diyerek Lozan hezimetini anında haber vermiş.

 

Tekke ve zaviyelerin kapatıldığı tarihlerde Haçkalı Hoca’da takibe alınmış. İşte o günlerde Haçka’ya baskın yapan Jandarma Komutanına, Haçkalı Hoca:

—Kumandan Efendi, sen bizi bırak da kendine bak! Sana acı bir haber geliyor, fakat telaş etme fazla ziyan yoktur. Bizim Allah demekten başka bir zararımız yoktur!

Derken at sırtında bir asker gelmiş, komutana bir telgraf getirmiş. Telgrafta, Komutanın babasının bir kaza geçirdiği ve kolunun kırıldığı haber verilmiş. Bunun üzerine komutan ve askerleri atlarına binip dönüp gitmişler.

 

Haçkalı Hoca’nın torunlarından Süleyman Kazancı’nın anlattığına göre;

Birçok insan kendisine evlenmeden veya bir işe girişmeden evvel o olayın hayırlı olup olmadığı şeklinde sorular sorarmış ve kendisi bir müddet düşündükten sonra cevabını verirmiş.

Trabzon Lisesi Beden Öğretmenlerinden birisi Haçkalı Hoca’ya gelerek evleneceğini ve bu evlilikte hayır olup olmadığını sormuş. Haçkalı Hoca ona;

—Evliliğin hayırlıdır fakat zürriyet göremiyorum... Demiş.

Gerçekten de öğretmenin evliliğinden hiç çocuğu olmamış

 

Sevim Eyüpoğlu’nun anlattığına göre;

Bir gün bir kadın geldi, üzüntü ve telaş içinde:

—Çocuğum çok hasta! Bize gitsek de onu bir okusan Hoca Baba! Diye yalvar yakar yırtınınca, Hoca Baba;

—Hiç bir şey yapılamaz kızım, onun işi bitti! Dedi. Kadın ağlayarak gitti.

Biraz sonra öğrendik ki çocuk o anda ruhunu teslim etmiş.

 

 Sevim Eyüpoğlu’nun anlattığına göre;

Es... Adında bir komşumuz vardı, fakirdi yaşlıydı ama gözü Hoca’daydı.

Kadın karısını bıraksın da kendisini alsın diye Hoca’ya büyü yaptırmış. İşte o gün Hoca eve geldi mutfağa girdi ama sıkıntılı bir hali var.

—İçimde bir sıkıntı var. İçimde bir sıkıntı var! Diye bağırıp duruyor.

Mutfakla holden yarım metre aşağıda bir taş vardı, eşikte. O taşın üstüne basılarak inilip çıkılırdı. Hoca o taşı göstererek,

—Kaldırın bu taşı, dedi.

Kaldırıp baktılar ki taşın altında büyü var. Sonradan kadın bunu itiraf etti.

 

Sevim Eyüpoğlu’nun anlattığına göre;

1949 yılında doğum yapacağım için Trabzon’ gitmiştik. Yılbaşı gecesi kızı Haskız Anne’nin evindeydi. Rahatsızdı. Biz de Hoca’yı görmek için oraya gittik. Torunu Hafız (Sabahat) Hanım;

—Dede! Dedi. Sevim ablanın nesi olacak?

Hoca:

—Cengiz! Diye bağırınca, kızlar koşarak:

—Oğlan olacak, ismini de Dede verdi. Dediler.

Ben de oğlumun adını Cengiz koydum.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !